Arnavutköy’de Boş Bir Bank

1062EACD10587369

Arnavutköy sahilde ela gözleri denizin mavisinde, dilinde eski bir name usul usul yürüyordu yaşlı adam. Yaşıtlarına göre daha dinç yetmişlerinde ihtiyar bir delikanlıydı lakin yaşlıydı yine de. Bir zamanların uzun boylu yağız delikanlısının kamburu çıkmış, son zamanlarda da iyice zayıflamıştı. Bembeyaz saçına rağmen yine de dinç olmasını senelerdir spor yapmasına borçlu olduğunu bilirdi. Derin bir iç çekti. “Genç iken az koşmadık Bebek-Ortaköy sırlarında azizim” diye içinden geçirdi artık gücünü kaybetmiş adelelerini hissedince. Hüzünlüydü, geçip giden yıllaraydı sitemi. Yavaş yavaş yürümeye devam etti. Boğazın en şanslı balıkçılarına takıldı gözleri; oltalarına gelecek gri hazinelerin peşindeydi her biri. Göz göze geldi kasketli bir balıkçı ile, neşeli bir seda yükseli verdi buruşuk dudaklarından “Rast gele reis!”.

Yoluna devam etti ela gözlü ihtiyar, zaten herşey rengini kaybederdi de bir tek o gözler kaybedemezdi; az kadın boğulmamıştı o elanın derinliğinde. Tebessüm etti. Torunu Duru’yu hatırladı birden. Eve giderken ona Beyoğlu çikolatası alsaydı iyiydi. Sonra da elele verip minik prensesini parka götürecekti eşi ve kızı akşam yemeğini hazırlarken. Gülümsedi. Torununu düşününce hep gülümserdi. 

 
“Az daha dur azizim, şu eşsiz manzaranın keyfini çıkar, biraz daha boğul mavisinde boğazın” dedi kendi kendine yürürken. Derin bir boğaz havası çekti içine. Bayram etmişti sanki yaşlı ciğerleri; tuzlu su, yosun, yakıcı güneş kokusuydu bu. Eski günleri hatırladı birden, gençliğini. Boğazın o en serin sularına balıklama atladığı, saatlerce yüzdüğü günleri… “Özledim o hergeleyi” diye geçirdi içinden gözleri masmavi gökyüzünün altında dinlenen boğaz suyunda. Yürümeye devam etti ağır ağır. İnsanları izledi, gezdirdikleri köpekleri, koşan atletleri. Yine derin bir iç çekti. 
 
Yürürken sahilde, yıllanmış çınar ağacının yanındaki bir banka takıldı ela gözleri. Eski bir melodi, naif bir bahar kokusu, eski bir kadın sesi, eski ve derin bir kahverengi canlandı zihninde.Gülümsedi. Öylece bakakaldı boş banka. Bu o banktı. İlk kalp kıpırtısı, gençlik aşkı, ilk masumiyet, ilk öpücük, ilk göz yaşı, ilk ayrılıkların şahidiydi. Ne bir adım atabildi ileri ne de geri. Ne kadar da uzun zaman önceydi, seneler seneler geçmişti. Usulca ilerledi ve sakince banka oturdu. Arkasına yaslandı ve gözlerini kapadı. Aldığı derin bir nefesle gidivermişti seneler öncesine, henüz yirmilerine.
 
Oradaydı.
 
Aynı keyifli melodiydi ve aynı sarhoş eden kokusuydu bu bahar çiçeklerinin. Aynı neşeli kadın sesi, ve aynı derin kahverengi gözler.
 
Buradaydı.
 
Eskilerde bir yerlere gitmişti yaşlı adam gözlerinin elasını kahverengilerle buluştururken. Aynı siyah saçlar uçuş uçuştu esen rüzgarında boğazın. Zaman geçmişe gidip oracıkta durmuştu. Aynı çocuksu kahkaha, aynı masum bakış, aynı sıcak gülümseme. Bahar kokuyordu her yer.
 
Boğuluyordu.
 
Sarhoş olmuştu sanki yaşlı adam hiç olamamışken senelerdir. Gülümsedi. Elleriyle okşamaya başladı bankı. “Buradayım… buradasın” dedi sessizce. Derin bir nefes daha çekti içine açarken gözlerini. İki damla yaş süzüldü gözlerinden. Gülümsedi. Güzel bir rüyadan uyanmış gibiydi. Yine de güzeldi. 
 
Duru’yu hatırladı, bekletmek istemezdi torununu. Doğruldu ve oturduğu yerden kalktı. Bir kaç adım atıp tekrar dönüp banka baktı. Gözlerinin elasında minnettarlık, özlem ve buruk bir hüzün vardı. Titrek parmaklarını iki dudağına götürüp narin bir öpücük gönderdi esen rüzgarında boğazın.
 
Tam burada sevmişti, sevilmişti, bırakmıştı, bırakılmıştı, ne de çok ağlamıştı, ağlatmıştı. Ve şimdi hepsi geçmişin derinliklerinde gülümseten birer hatıra idi.
 
 
Tebessüm etti. 
 
Torununa çikolata almadan eve giderse ne kadar naz çekeceğini düşünüp yavaşça yoluna devam etti. Duru’yu çok özlemişti. 

Yok Yazdılar Yine Beni Hayata…

Öylesine

Yok yazdılar yine beni hayata,
Vardım ama yoktum aslında
Nefeslerim öylesine…

Söylemek ile söylememek arasında kalınan bir merhaba gibi…
Öylesine bir melodramın öylesine yaşanmış dokunuşlarıydım
Öylesine gitmeye başladım önce okula, sonra işe
Öylesine yaptım kahvaltılarımı,
Öylesine gülümsedim simit aldığım simitçi çocuğa

Öylesineydi günaydınlarım ve iyi gecelerim
Öylesine hasta oldum çoğu zaman;
Öylesine düştüm
Ve
Öylesine iyileştim

Öylesine çıktım yollara sonu gelmeyen
Öylesine savurdum saçlarımı deli rüzgârına hayatın
Öylesine koştum özgürlüğe,
Neşelendim.
Öylesine sevindim
Öylesine üzüldüm…

Öylesine yazdım yazılarımı.
Öylesine yalnızdım
Ve öylesine kalabalık
Öylesine okudum Nietche’yi
Ve Mungan’ı Atay’ı, hatta Dündar’ı…

Öylesine gezdim sokaklarında ışıltılı caddelerinin İstanbul’un
İstiklal’in, Bağdat’ın, Pera’nın ve bazen Moda’nın dar sokaklarının…
Öylesine dinledim bazı şarkılarını Sezen’in,
Öylesine bağlandım Leonard Cohen’e,
Öylesine koştum, öylesine direndim…

Öylesine kahkahalar attım,
Öylesine sessiz çığlıklar biriktirdim
En çok da içimde,
Kendime, keşkelerime.

Öylesine dostlarım oldu
Öylesine flörtlerim
Ve öylesine düşmanlarım
Yine öylesine umursamadım

Öylesine çarptı meltemleri denizlerin yüzüme,
Öylesine dondu kirpiklerim soğuktan
Öylesine aktı rimellerim her bir damlasında gözyaşımın
Öylesine oluştu kaz ayakları yüzümün.

Öylesine sürdüm vişne kırmızı ojelerimi
Öylesine yürüdüm kalabalıkların üzerine
Ve en çok da kendi kalabalığımın üzerine…

Öylesine yaşadım aşklarımı
Kırmızılarımı
Öylesine savaştım
Öylesine kazandım
Öylesine pes ettim
Öylesine affettim..

Öylesine aştım yokuşlarını hayatın,
Öylesine indim…
Öylesine bir çiçektim
Açtım,
Öylesine soldum…

Söylemek ile söylememek arasında kalınan bir hoşça kal gibi,
Öylesineydi yine de gidişlerim…

“Öylesine”lerimiz oldu, hiç böylesi olmadan

Yok yazdılar yine beni hayata,
Vardım ama yoktum aslında
Nefeslerim öylesine…

Yapacak birşey yok…

IMG_8035.JPG

Geçenlerde babamla sohbet ediyoruz. Biraz siyaset, gündelik telaşeler, hayat üzerine bazen derin ve felsefi bazen de muzip dem vuruyoruz. Ve yine beni çokça düşündüren bir konuya değiniveriyor 57 senelik ustam. “Hayatımda en çok nefret ettiğim şey ‘Yapacak birşey yok’ cümlesidir” diyor.

Çok da doğru söylüyor düşününce. Dilimize öylesine pelesenk olmuş, oldukça sık kullandığımız rutin bir aforizma oluvermiş bu cümle.

Yapacak birşey yok!

Farkında olmadan gıdım gıdım muhteva edinilen bir biat, bir boşvermişlik ve boyun eğme eğilimi… Sahiden sorgulamayı ne zaman bıraktık? Ne zamandır beynimizi biraz su, sirke ve tuz ile turşusunu kuruverdik bekletiverdik öylece bir dahaki kışa kullanmak üzere?

Yapacak birşey yok!

Ne zaman pes ettik de zorluklara, “hayır”lara, çıkmazlara boyun eğdik? Savaşmayı hiç mi denemedik? Çaresizliği ne zamandır böylesine kabullendik? Karşımıza çıkan en küçük yokuşta “yapacak bir şey yok” diyerek gerisin geri dönüveren bir avuç insan kalabalığı oluverdik…

Yapacak tek birşey yok evet, çünkü yapacak çok şey var! Sorgulamak lazım cancağızım satıraralarını okumak… Düşünmek, çaba sarfetmek, uğraşmak, savaşmak, didinmek, yılmamak, çare üretmek, çözüm bulmak… Yeni yollar, fırsatlar, çıkışlar, kurtuluşlar yaratmak.

Potansiyelimizin birey olarak, toplum olarak farkına varabilmek…

Uyanmak, o çok güzel gelen sersem uykudan ve düşünmek gerek inandığımız, gönül verdiğimiz hedefler uğrunda.

Yudum yudum sindiriliyoruz, gıdım gıdım örseliyoruz kendimizi. Hiç olmadı bir küçük “Neyse”, bir derin “Boşver” ile avutuyoruz kendimizi ufacık darbeleri karşısında yaşamın… Ve bir de ekliyoruz “yapacak bir şey yok”.

Aslında düşününce insan yapacak öylesine çok şey var ki…

Ah bi bırakabilsek o kopyala-yapıştır, rahatına düşkün, uyuşuk ve tembel yaşamları. O zaman anlarız aslında ne de çok şey var!

Düşsel Avuntular

slide3

 

 

 

İyinin ve kötünün ve ortada kalanların “herşey mübah”, “herkes haklı” dünyası aslında bu… Cehenneme giden yolların iyilik taşlarıyla bezendiği bir dünya… Herşey o çok istediğimiz güzel de olabilir en nihayetinde. Ağlayan gözler yaşlarından; silahlar egolarından vazgeçebilir, çocuklar ölmek dışında gerçekten çocuk yaşayabilir; unutulası gelenekler yeniden ilmek ilmek yaşanabilir, minikler yalnızca dijital ortamda görerek tanıdıkları hayvan dostlarına dokunarak yaşamı anlamlandırabilir, eskide kalmış tozlanmış benliğimiz yeniden çırpınabilir, otoyoldaki hayvan ölümlerine çözüm bulunabilir, Türk Milli Futbol takımının yıldızı dünya kupasında yeniden parlayabilir, Bülent Ersoy belki de sadece sanatıyla anılabilir, Aslı Çakır Alptekin olimpiyatlarda kıracağı yeni rekorlarla gururumuzu yeniden okşayabilir, dünyanın bilindik özellikle de unutulmaya yüz tutmuş kuytularındaki katliamları son bulabilir, şiddet sadece karikatürlerde gülümseten bir mizansen olabilir, ay başını dört gözle bekleyen geçim derdindeki emekli Osman amcanın, öğretmen Mehmet hocanın, işçi Zekariya abinin maaşlarına zam gelebilir, 17 Ağustos depremi, Soma maden faciası, Maraş katliamı gibi büyük acı yaşatan felaketleri bir daha yaşanmamak üzere ders çıkararak unutabiliriz, geride bırakabiliriz, iyileşebiliriz, yeniden nefes alabiliriz. Herşey kötüye de gidebilir! Ağlayabilirsin, sevdiklerini kaybedebilirsin, daha dün ayıla bayıla aldığın beyaz gömleğine hiçbir leke çıkarıcının etkileyemeyeceği vişne suyu lekesi illet olabilir,  herşey “tamam oldu” derken bir anda avuçlarının arasından kayıp gidebilir, çalıştığın halde sınavda başarısız olabilirsin, Sıla müzik hayatına veda edebilir, sevgilinle kavuşamayabilirsin, parasız kalabilirsin, kendini bir savaşın ortasında bulabilirsin, Fenerbahçe yine şike olaylarıyla adını lekeleyebilir, Galatasaray Şampiyon olamayabilir, ÇArşı ışıltısını kaybedebilir, küresel ısınma nedeniyle buzullar eriyebilir, su seviyeleri yükselebilir, kutup ayıları ölebilir, SEN ölebilirsin, yalnız kalabilirsin, umutsuz ve karamsar olabilirsin… Tüm bunlar hayatın çetrefilli çarkının normal birer parçası ve tüm bunlar hayatın çetrefilli çarkının anormal birer parçası. Tüm bu yaşam çarkı gerçeklerinin ötesinde hayal kurabiliriz. Düşlerimizin kanatlı prensesi, ölümsüz supermani olabiliriz. Hayal kurmanın özgürlüğüne yelken açabiliriz. Türlü türlü hayallerin enterasan kişisii olabiliriz… 

 
 
Umutsuz bir rüya ama güzel yarınlarımız olsun…

Musmutlu Bayramlar…

20140728-011536-4536014.jpg

Yine bir Bayram sabahıydı… Masumiyetin bürüdüğü yumuk yumuk çocuk bir Neşe’ydim. Bayramlıklarım günler öncesinden alınmış ütülenmiş Bayram sabahı en güzel edalarla giyinmek üzere asılmıştı. Bayram demek yeni giysilerin giyilme heyecanı demekti… Arefeyi bayrama bağlayan gece en geçmek bilmeyen geceydi o küçük masumiyet için. Yeni alınmış kırmızı ayakkabılarımı yatağımın başucuna koymuştum, nöbet tutsunlar diye. Bayram demek masumiyet demekti…
Nihayet uykuya dalmamın ardından hemencecik sabah olmuştu. O sabah “Anne 5 dk daha nolur” gibi şımarık seramonilerim yoktu. Nasıl olsundu. Bugün bayramdı. Bayram demek coşku demekti… Hiç olmadığı kadar neşeli başlanılırdı güne. Heyecanla günlerdir giyinmeyi beklediğim bayramlıklarımı, ve o çok sevdiğim kırmızı ayakkabılarımı geçirmiştim üzerime. Saçlarımı ördürmüştüm anneme. Ve beklemeye başladım kıskanarak Bayram namazına giden evin erkeklerini. Sanki neden kadınlar evde bekletilirdi ki! Pencereye yapışıp dışarıyı izlerdim, “bugün Bayram” der gülümserdim gökyüzüne. Nihayet belirirdi babam sokakta, elinde Bayram sabahlarını anlamlandıran taze Bayram simitleri… En önce koşar açardım kapıyı; meziyet babamın bayramını kardeşlerimden önce tebrik etmekti. Bayram demek el öpmek demekti… Bütün bir aile tek tek kutlardık bayramımızı. Sonra toplanıp aile büyüklerimize giderdik o en leziz Bayram kahvaltısı için. Bayram demek yaşlıları unutmamak demekti. Dayılar, teyzeler, halalar, amcalar, en sevilen kuzenler toplaşırdık küçücük evlerine kocaman gönüllü dedelerimizin. En güzel kahvaltılar sohbeti koyu olanlardı. Herkes gülümserdi. Görünmeyen bir güç, bilinmeyen sihirli bir değnek en güzel renkleri eklemişti sanki siyahı beyazı vazgeçilmez kılmış ömrümüze. En çok el buralarda öpülürdü. En devasa harçlıklar buralarda biriktilirdi. Bayram demek harçlık demekti. Özene bezene büyük bir ihtimamla cüzdanıma sığdırırdım harçlıklarımı. Kardeşlerimle, kuzenlerimle kimin daha çok parası var gibisinden bütçe kıyaslamasına gidilirdi. Bayram demek dedemin hediyesi rengarenk balonlar demekti; anneannemin sanatsal mendilleri, babannemin ördüğü yün patikleriydi… Bayram demek biraz da muzurluk demekti… En güzel şekerler en güzel gezmelerde mideye indirilirdi. Dişlerim çürüme tehlikesine hep bayramlarda girerdi. E Bayram demek şeker demekti… Eve “ne kadar da popüleriz acaba benim babam ünlü bir kişilik mi” diye düşündürecek kadar misafir gelirdi. Bayram demek bayramlaşmak, paylaşmak demekti… Ama en güzeli ablamla girdiğimiz misafire şeker, kolonya tutma çekişmeleriydi. Kolonya tutmak out, şeker tutmak inn’di. Bayram demek eh biraz da yaramazlık demekti… Annemin emek emek açtığı baklavaları afiyetle bitirmekti. Her gelen misafirin yanağımdan aldığı can acıtıcı makaslara, yalap şalap öpen teyzelere katlanmak demekti. Çok sevdiğim Ahmet amcamdı, espirilerine bayıldığım Hicran teyzemdi… Ama herşeyden önce saygıydı sevgiydi… Bir ayı dolu dolu oruçla ve ibadetle geçirsin geçirmesin, güzel olan insanların, o kocaman kalpleriydi. Bayram demek sebepsiz mutluluk demekti…

Aradan yıllar geçti; seneler eskittik. Yine bir Bayram sabahı… O çocuksu masum bayram algımız maalesef ki kalmadı. Şimdilerde Bayram demek çoğunlukla tatil demek oluverdi.

Yine de, hepimizin çocukken ayrı ayrı yaşadığı o çok özel bayram sevincini ve mutluluğunu birazcık da olsa kalbimizde hissedebilmemiz ve hissettirebilmemiz dileğiyle;

Mutlu bayramlar…

Barkodlu Şövalyeler

barcode

 

Bu da olmuştu en sonunda… İnsan, insan olmak dışında herşeydi artık. Kullandığı parfümün ederi kadar değerli, giydiği marka ölçütünde kaliteli, eteğinin boyu nispetinde edepliydi. Kullan(ama)dığı araba kadardı gideri. Takipçi sayısı, selfielerine aldığı beğenileri kadardı ederi. İnsandı, ama… Sahi, ruhu neredeydi?

Gelişi güzel numaralara bürünmüştü, tamamen maddeseldi. 11 rakamlı TC kimlik nosuydu o artık,, okul nosuydu, personel nosuydu, banka sırasında 128. idi, hastane sırasında 34. Ya siyahtı ya da beyaz. Birisi gri mi dedi? Ya koyu bir Galataraylıydı, ya Fenerbahçe, ya da BJK ortasını bulamadı. Ya sağcıydı, en muhafazakarından, ya da solcu, liberal kanattan. Oy verdiği parti kadardı siyasi değeri.Çok sevdiği, ilkelerini söylemlerini harfi harfine özümsediği (!), tarihi liderleri vardı. Öyleki, ismini arabasının arkasına özenle etiketlediği… Ve maalesef çoğu zaman kraldan çok kralcı ta kendisiydi. Yalnızca bir kitabını zoraki bitirdiği ezbere sevdiği yazarları vardı. Ve tabi ezbere ve klişe alıntıları. Çok sözü vardı lakin özünü kaybetmişti.

Olmuştu olan işte. O daha resmi tanımadan çerçevenin peşindeydi.

 

Renk renk, çeşit çeşit maskelerini çok severdi. Kalabalıkların en merkezindedi, ama en yabancı yine kendisiydi.Yalnızlığı ve yabancılığı hem diğerlerine ama en çok da kendisineydi. Dokunamazdı, kıramazdı, karışamazdı kalabalıklara. Onun için bir tek kendisiydi. İnsanlar birbirlerini yine birbirlerine bağlayan en derindeki şeyleri hissedemezdi; hissetmek istemezdi.

İnsan, artık bilgisayarlaştırılmış bir rakamdı, kategorize edilmiş bir renkti. 7. katta yaşayan kadındı o yalnızca artık, ya da 34 plakalı adam.

En meçhule, en ıssıza, en boşluğaydı yolculuğu hep. Görünüşünü alırdı yanına, süslü kelimelerini, cebindeki, üstündeki rakamlarını, isminin önündeki ünvanını… Kendi başına meçhule yolculuğa çıkardı “kendini” almadan.

Dünya mı duruyordu? Çok mu geçti artık geri dönüp kendisini almak için… Olsundu. E tabi biraz da tembeldi…

Tünel

20140526-023406-9246770.jpgHangimiz yanlış yapmıyoruz ki! Hangimiz karanlık yanlışlar tünelinde bulmuyoruz kendimizi apansız? Sonra hangimiz hatalarımızdan öğrenmiyoruz en büyük pişmanlıklarla? Hangimizin yok deli gibi pişman olduğu ama yine de yaşadığına binlerce kez minettar olduğu hataları.. Hatalar.. İyi ki varlar, hani şu cilveli garip hayatımızı anlamlı kılan. Üzen, Ağlatan, Öğreten, Büyüten, Olgunlaştıran…

Tünelleri vardır hayatın… Kıstırır seni kuytusunda, kaçamazsın… Boğar seni karanlığında; nefes alamazsın çıkış yolunu ararken göz kamaştırıcı aydınlığın… Deli gibi çıkmak, kurtulmak istersin o kara delikten.. Sessiz çığlıkların nafile, kaçış için çırpınışların anlamsız…Yapamazsın, olmaz, kurtulamazsın. Tek başına olmaz… Ne zamanki umutların tükenir, bırakırsın kendini boşluğuna o zifirinin, hiç mi hiç beklemediğin anda, elini uzatmıştır umut… Sıcak, yumuşak, ipeksi… “Güven bana” der… Çekinerek, tereddütle uzanıp tutarsın işte o eli tam da tükenmişken bütün umudun… Yavaş, emin adımlarla yönlendirir seni çıkışa, aydınlığa, mutluluğa, ferahlığa… Bazen diyorum işte, güvenmek gerekir sana uzanan o yabancı umudun ellerine… Sıkı sıkıya tutmak bir daha bırakmayacasına kurtulmak için kör eden karanlığın dikenlerinden göz kamaştıran, uçuş uçuş aydınlığa kavuşurcasına… Güvenmek… Kendine, içindeki müziğe, umudun ellerine… Çünkü bilmeli ki insan; her tünelin sonu aydnlık, her gecenin sonu sabah, her hüznün sonu neşe, tırtılın sonu hep, hep kelebek… Hem öyle söylemedi mi, Mevlana “Gözyaşının bile bir görevi varmış, ardından gelecek gülümseme için temizlik yaparmış”…

Aradığını bulmuştu kırgın kalp nihayetinde… Son sığınak, ebedi korunak. Öyle bir aşktı ki bu yanlış kuytulardan sonra uğranan son durak… Ve vazgeçilmez…