Rüzgarın Sürükledikleri

67008

Yine esiyor deli rüzgârları geçmişinin

Savuruyor yüzüme yüzüme sararmış yapraklarını kaldırımlarının

Ne de çok acıtıyor her biri,

Derin ve yavaş kanatıyor çehremi.

Yapraklar…

Hiç olmamalıydılar…

Nedendir korkarım hep kurumuş sararmış cansız kaldırım yapraklarından 

Her bir çarpış daha ne kadar incitebilir

Üzebilir, acıtabilir, sızlatabilir…

Belki de esas kanatan

Ölü yaprakların bir zamanlar tutkuyla yaşadıklarını bilmekteydi

Çünkü yapraklar düşleri hep eritirdi.

Daha kaç mektup yazılabilirdi ölü yapraklar uğruna,

Daha kaç kalem kırabilirdi kalem krallığının aylak kontu?

Esmemeli artık rüzgarlar

Savrulmamalı yapraklar yüzüme, kalbime.

Tam da şu sıra yakılmalı bütün mektuplar

Kırılmalı bütün hoyrat kalemler

Yakılmalı tüm kurumuş yapraklar

Ya da yok olmalı bu canlı seddi rüzgarlarının…

Des poussières de toi 

Reklamlar

Aylak Adam ve Düşler

60029_163646656983586_144130912268494_617314_4220261_n

Kendi deyimiyle araftaydı o. Hiçbir yere hiçbir kimseye hiçbir tarafa ait ol(a)mayan bir adam.

 

Her şeye “karşı” duran, “karşı” çıkan, “karşı” olan bir adam… Hem de ne adam! Tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına hiç katlanamayan, hem farklıyı, hem doğruyu arayan.

 

Çünkü “biliyordu, anlamazlardı”… Anlamayacaklardı da…

 

Dünyanın çürümüş sözde gerçeklerine karşı tutunduğu öznel gerçekleri olan bir adam…

İşte tam da bu yüzden, Yusuf Atılgan’ın aylak adamıydı o, bir Peçorin, bir Oblomov’du. Ağaçtaki herhangi bir yaprak olmaktansa, hayat veren ağaç olmayı tercih ettiği içindi belki de gazel olarak süpürüşü yine soğuk kaldırımlarında yaşamın.

 

Sürekli özlem içerisinde yalnız ve kalabalık bir adamdı.

 

Daha ikinci konuşmasında ‘sen’ diyemeyeceği biriyle bir daha asla konuşmayacak ve belki de hiç “tutunamayacaktı”. Romanın sonunda tasvir edilen o lacivert mantolu kadının(metanın, ideolojinin, hayat tarzının) arayışıyla geçen bir yaşamın anti-kahramanıydı belki de.

 

Önceleri bir hüzün ve melankoli manifestocusu, sonradan kaygı giderciler eşliğinde gelen yapay gülümsemeler ustasıydı.

 

Evet, o bir narsistik; hatta bir megaloman gerçek aylaklığının belki de eseri…

 

Herşeyden çok da Matilda’nın güven veren kapısıydı, dinlemeye bayıldığı sırdaşıydı, tatlı ukala arkadaşıydı. Aylaklığından mıdır bilinmez çoktandır Matilda’nın o hep tasavvur ettiği, aşık olmayı beklediği Leon’u ol(a)madı. Kimbilir belki de o, tek misyonu kadınların kalbini öldürmek olan seri bir katildi.

 

Öyleydi ya da böyleydi..

 

Tam bir sene önce bir Aylak adam uğramıştı düşlerine, sonrada tıpkı o düşler gibi kaybolup gitmişti. Hoşgelmişti… Güle güle gitmişti…

  

Aylaklığını varoluşçu sorgulamalarına borçlu olan tüm aylak adamlara ve kadınlara selam olsun….

 

 

Matilda

İkilem

    


Uzun, yorucu fakat yine de tatli bir yürüyüşün ardından simdi farklı bir yöne yeni bir yolculuğun baslama vaktiydi. Zaten hayat onu hep yolculuklara mecbur etmişti. Kıpırdamadan olmazdı; bu, yaşamın dinamizmine aykırıydı. Sadece soluk almak icin kısa molalar vardı. Onun icin ise vakit artık yeni bir yolculuğa yeni bir adımla baslama vaktiydi. Yolun ortasinda oylece dikilmiş duruyordu. Oraciga nasil gelmisti ve oradan nasıl uzaklaşmalıydi hic bilmiyordu ve bir türlü karar veremiyordu. Butun alternatifleri eleyip son iki secenege kalmıştı; ya yolculuğuna sag adımla başlayacak akabindeki adımlar silsilesi ile bir sekilde bu yolculuğu da nihayetlendirmeye uğraşacaktı ya da sol ayağını ileriye atıp yolunda ilerlemeye başlayacaktı ve eziyete dönüşmüş bu ikilemden artik kurtulacaktı. Esasen hangisini seçerse seçsin sonu aynıydı; bu tereddutten sıyrılıp bir sekilde yol katedecekti (ya da oyle zannedecekti). Zaman ilerliyor ve bir turlu başlamak icin hangi ayağına öncelik vereceğini bilemiyordu. Aslinda sag adim onun icin daha risksizdi; ona her zaman daha cok güvenirdi. Herşeyden once daha tanıdıktı, onunla imzasını atmıştı turlu başarıların altina; onunla gitmişti her yere ve asla yarı yolda kalmamıştı ve de hic pişman olmamıştı. Ama sıkılmış mıydı sanki ne? Sol ayağı ise daha yabancıydı. E biraz da dengesiz. Düşüp canini incitmişti bir kaç kere bile. Biraz düşününce belki de sol ayak ile biraz daha samimileşmek icin bundan daha iyi bir firsat yoktu. Hem herkes ikinci bir şansı haketmez miydi? Belki de bu şans sol ile olan muhabbetini arttiracak ve tıpkı sağdaki sıcaklığı yakalamasını sağlayacaktı. Bilemedi. Yolun ortasında derin bir soluk aldı ve zihnini her turlu düşünceden arındırdı. Her iki ayağına son kez baktı ve gozlerini kapattı. Simdi hareket vaktiydi. Ya simdi hersey kucuk bir başlangıçla gerceklesecekti ya da sonsuza kadar orada sabitlenecek yok olup gidecekti. Kalbinden gelen bir name ile bir adım atıp yürümeye basladı…  

Arnavutköy’de Boş Bir Bank

1062EACD10587369

Arnavutköy sahilde ela gözleri denizin mavisinde, dilinde eski bir name usul usul yürüyordu yaşlı adam. Yaşıtlarına göre daha dinç yetmişlerinde ihtiyar bir delikanlıydı lakin yaşlıydı yine de. Bir zamanların uzun boylu yağız delikanlısının kamburu çıkmış, son zamanlarda da iyice zayıflamıştı. Bembeyaz saçına rağmen yine de dinç olmasını senelerdir spor yapmasına borçlu olduğunu bilirdi. Derin bir iç çekti. “Genç iken az koşmadık Bebek-Ortaköy sırlarında azizim” diye içinden geçirdi artık gücünü kaybetmiş adelelerini hissedince. Hüzünlüydü, geçip giden yıllaraydı sitemi. Yavaş yavaş yürümeye devam etti. Boğazın en şanslı balıkçılarına takıldı gözleri; oltalarına gelecek gri hazinelerin peşindeydi her biri. Göz göze geldi kasketli bir balıkçı ile, neşeli bir seda yükseli verdi buruşuk dudaklarından “Rast gele reis!”.

Yoluna devam etti ela gözlü ihtiyar, zaten herşey rengini kaybederdi de bir tek o gözler kaybedemezdi; az kadın boğulmamıştı o elanın derinliğinde. Tebessüm etti. Torunu Duru’yu hatırladı birden. Eve giderken ona Beyoğlu çikolatası alsaydı iyiydi. Sonra da elele verip minik prensesini parka götürecekti eşi ve kızı akşam yemeğini hazırlarken. Gülümsedi. Torununu düşününce hep gülümserdi. 

 
“Az daha dur azizim, şu eşsiz manzaranın keyfini çıkar, biraz daha boğul mavisinde boğazın” dedi kendi kendine yürürken. Derin bir boğaz havası çekti içine. Bayram etmişti sanki yaşlı ciğerleri; tuzlu su, yosun, yakıcı güneş kokusuydu bu. Eski günleri hatırladı birden, gençliğini. Boğazın o en serin sularına balıklama atladığı, saatlerce yüzdüğü günleri… “Özledim o hergeleyi” diye geçirdi içinden gözleri masmavi gökyüzünün altında dinlenen boğaz suyunda. Yürümeye devam etti ağır ağır. İnsanları izledi, gezdirdikleri köpekleri, koşan atletleri. Yine derin bir iç çekti. 
 
Yürürken sahilde, yıllanmış çınar ağacının yanındaki bir banka takıldı ela gözleri. Eski bir melodi, naif bir bahar kokusu, eski bir kadın sesi, eski ve derin bir kahverengi canlandı zihninde.Gülümsedi. Öylece bakakaldı boş banka. Bu o banktı. İlk kalp kıpırtısı, gençlik aşkı, ilk masumiyet, ilk öpücük, ilk göz yaşı, ilk ayrılıkların şahidiydi. Ne bir adım atabildi ileri ne de geri. Ne kadar da uzun zaman önceydi, seneler seneler geçmişti. Usulca ilerledi ve sakince banka oturdu. Arkasına yaslandı ve gözlerini kapadı. Aldığı derin bir nefesle gidivermişti seneler öncesine, henüz yirmilerine.
 
Oradaydı.
 
Aynı keyifli melodiydi ve aynı sarhoş eden kokusuydu bu bahar çiçeklerinin. Aynı neşeli kadın sesi, ve aynı derin kahverengi gözler.
 
Buradaydı.
 
Eskilerde bir yerlere gitmişti yaşlı adam gözlerinin elasını kahverengilerle buluştururken. Aynı siyah saçlar uçuş uçuştu esen rüzgarında boğazın. Zaman geçmişe gidip oracıkta durmuştu. Aynı çocuksu kahkaha, aynı masum bakış, aynı sıcak gülümseme. Bahar kokuyordu her yer.
 
Boğuluyordu.
 
Sarhoş olmuştu sanki yaşlı adam hiç olamamışken senelerdir. Gülümsedi. Elleriyle okşamaya başladı bankı. “Buradayım… buradasın” dedi sessizce. Derin bir nefes daha çekti içine açarken gözlerini. İki damla yaş süzüldü gözlerinden. Gülümsedi. Güzel bir rüyadan uyanmış gibiydi. Yine de güzeldi. 
 
Duru’yu hatırladı, bekletmek istemezdi torununu. Doğruldu ve oturduğu yerden kalktı. Bir kaç adım atıp tekrar dönüp banka baktı. Gözlerinin elasında minnettarlık, özlem ve buruk bir hüzün vardı. Titrek parmaklarını iki dudağına götürüp narin bir öpücük gönderdi esen rüzgarında boğazın.
 
Tam burada sevmişti, sevilmişti, bırakmıştı, bırakılmıştı, ne de çok ağlamıştı, ağlatmıştı. Ve şimdi hepsi geçmişin derinliklerinde gülümseten birer hatıra idi.
 
 
Tebessüm etti. 
 
Torununa çikolata almadan eve giderse ne kadar naz çekeceğini düşünüp yavaşça yoluna devam etti. Duru’yu çok özlemişti. 

Yok Yazdılar Yine Beni Hayata…

Öylesine

Yok yazdılar yine beni hayata,
Vardım ama yoktum aslında
Nefeslerim öylesine…

Söylemek ile söylememek arasında kalınan bir merhaba gibi…
Öylesine bir melodramın öylesine yaşanmış dokunuşlarıydım
Öylesine gitmeye başladım önce okula, sonra işe
Öylesine yaptım kahvaltılarımı,
Öylesine gülümsedim simit aldığım simitçi çocuğa

Öylesineydi günaydınlarım ve iyi gecelerim
Öylesine hasta oldum çoğu zaman;
Öylesine düştüm
Ve
Öylesine iyileştim

Öylesine çıktım yollara sonu gelmeyen
Öylesine savurdum saçlarımı deli rüzgârına hayatın
Öylesine koştum özgürlüğe,
Neşelendim.
Öylesine sevindim
Öylesine üzüldüm…

Öylesine yazdım yazılarımı.
Öylesine yalnızdım
Ve öylesine kalabalık
Öylesine okudum Nietche’yi
Ve Mungan’ı Atay’ı, hatta Dündar’ı…

Öylesine gezdim sokaklarında ışıltılı caddelerinin İstanbul’un
İstiklal’in, Bağdat’ın, Pera’nın ve bazen Moda’nın dar sokaklarının…
Öylesine dinledim bazı şarkılarını Sezen’in,
Öylesine bağlandım Leonard Cohen’e,
Öylesine koştum, öylesine direndim…

Öylesine kahkahalar attım,
Öylesine sessiz çığlıklar biriktirdim
En çok da içimde,
Kendime, keşkelerime.

Öylesine dostlarım oldu
Öylesine flörtlerim
Ve öylesine düşmanlarım
Yine öylesine umursamadım

Öylesine çarptı meltemleri denizlerin yüzüme,
Öylesine dondu kirpiklerim soğuktan
Öylesine aktı rimellerim her bir damlasında gözyaşımın
Öylesine oluştu kaz ayakları yüzümün.

Öylesine sürdüm vişne kırmızı ojelerimi
Öylesine yürüdüm kalabalıkların üzerine
Ve en çok da kendi kalabalığımın üzerine…

Öylesine yaşadım aşklarımı
Kırmızılarımı
Öylesine savaştım
Öylesine kazandım
Öylesine pes ettim
Öylesine affettim..

Öylesine aştım yokuşlarını hayatın,
Öylesine indim…
Öylesine bir çiçektim
Açtım,
Öylesine soldum…

Söylemek ile söylememek arasında kalınan bir hoşça kal gibi,
Öylesineydi yine de gidişlerim…

“Öylesine”lerimiz oldu, hiç böylesi olmadan

Yok yazdılar yine beni hayata,
Vardım ama yoktum aslında
Nefeslerim öylesine…

Yapacak birşey yok…

IMG_8035.JPG

Geçenlerde babamla sohbet ediyoruz. Biraz siyaset, gündelik telaşeler, hayat üzerine bazen derin ve felsefi bazen de muzip dem vuruyoruz. Ve yine beni çokça düşündüren bir konuya değiniveriyor 57 senelik ustam. “Hayatımda en çok nefret ettiğim şey ‘Yapacak birşey yok’ cümlesidir” diyor.

Çok da doğru söylüyor düşününce. Dilimize öylesine pelesenk olmuş, oldukça sık kullandığımız rutin bir aforizma oluvermiş bu cümle.

Yapacak birşey yok!

Farkında olmadan gıdım gıdım muhteva edinilen bir biat, bir boşvermişlik ve boyun eğme eğilimi… Sahiden sorgulamayı ne zaman bıraktık? Ne zamandır beynimizi biraz su, sirke ve tuz ile turşusunu kuruverdik bekletiverdik öylece bir dahaki kışa kullanmak üzere?

Yapacak birşey yok!

Ne zaman pes ettik de zorluklara, “hayır”lara, çıkmazlara boyun eğdik? Savaşmayı hiç mi denemedik? Çaresizliği ne zamandır böylesine kabullendik? Karşımıza çıkan en küçük yokuşta “yapacak bir şey yok” diyerek gerisin geri dönüveren bir avuç insan kalabalığı oluverdik…

Yapacak tek birşey yok evet, çünkü yapacak çok şey var! Sorgulamak lazım cancağızım satıraralarını okumak… Düşünmek, çaba sarfetmek, uğraşmak, savaşmak, didinmek, yılmamak, çare üretmek, çözüm bulmak… Yeni yollar, fırsatlar, çıkışlar, kurtuluşlar yaratmak.

Potansiyelimizin birey olarak, toplum olarak farkına varabilmek…

Uyanmak, o çok güzel gelen sersem uykudan ve düşünmek gerek inandığımız, gönül verdiğimiz hedefler uğrunda.

Yudum yudum sindiriliyoruz, gıdım gıdım örseliyoruz kendimizi. Hiç olmadı bir küçük “Neyse”, bir derin “Boşver” ile avutuyoruz kendimizi ufacık darbeleri karşısında yaşamın… Ve bir de ekliyoruz “yapacak bir şey yok”.

Aslında düşününce insan yapacak öylesine çok şey var ki…

Ah bi bırakabilsek o kopyala-yapıştır, rahatına düşkün, uyuşuk ve tembel yaşamları. O zaman anlarız aslında ne de çok şey var!

Düşsel Avuntular

slide3

 

 

 

İyinin ve kötünün ve ortada kalanların “herşey mübah”, “herkes haklı” dünyası aslında bu… Cehenneme giden yolların iyilik taşlarıyla bezendiği bir dünya… Herşey o çok istediğimiz güzel de olabilir en nihayetinde. Ağlayan gözler yaşlarından; silahlar egolarından vazgeçebilir, çocuklar ölmek dışında gerçekten çocuk yaşayabilir; unutulası gelenekler yeniden ilmek ilmek yaşanabilir, minikler yalnızca dijital ortamda görerek tanıdıkları hayvan dostlarına dokunarak yaşamı anlamlandırabilir, eskide kalmış tozlanmış benliğimiz yeniden çırpınabilir, otoyoldaki hayvan ölümlerine çözüm bulunabilir, Türk Milli Futbol takımının yıldızı dünya kupasında yeniden parlayabilir, Bülent Ersoy belki de sadece sanatıyla anılabilir, Aslı Çakır Alptekin olimpiyatlarda kıracağı yeni rekorlarla gururumuzu yeniden okşayabilir, dünyanın bilindik özellikle de unutulmaya yüz tutmuş kuytularındaki katliamları son bulabilir, şiddet sadece karikatürlerde gülümseten bir mizansen olabilir, ay başını dört gözle bekleyen geçim derdindeki emekli Osman amcanın, öğretmen Mehmet hocanın, işçi Zekariya abinin maaşlarına zam gelebilir, 17 Ağustos depremi, Soma maden faciası, Maraş katliamı gibi büyük acı yaşatan felaketleri bir daha yaşanmamak üzere ders çıkararak unutabiliriz, geride bırakabiliriz, iyileşebiliriz, yeniden nefes alabiliriz. Herşey kötüye de gidebilir! Ağlayabilirsin, sevdiklerini kaybedebilirsin, daha dün ayıla bayıla aldığın beyaz gömleğine hiçbir leke çıkarıcının etkileyemeyeceği vişne suyu lekesi illet olabilir,  herşey “tamam oldu” derken bir anda avuçlarının arasından kayıp gidebilir, çalıştığın halde sınavda başarısız olabilirsin, Sıla müzik hayatına veda edebilir, sevgilinle kavuşamayabilirsin, parasız kalabilirsin, kendini bir savaşın ortasında bulabilirsin, Fenerbahçe yine şike olaylarıyla adını lekeleyebilir, Galatasaray Şampiyon olamayabilir, ÇArşı ışıltısını kaybedebilir, küresel ısınma nedeniyle buzullar eriyebilir, su seviyeleri yükselebilir, kutup ayıları ölebilir, SEN ölebilirsin, yalnız kalabilirsin, umutsuz ve karamsar olabilirsin… Tüm bunlar hayatın çetrefilli çarkının normal birer parçası ve tüm bunlar hayatın çetrefilli çarkının anormal birer parçası. Tüm bu yaşam çarkı gerçeklerinin ötesinde hayal kurabiliriz. Düşlerimizin kanatlı prensesi, ölümsüz supermani olabiliriz. Hayal kurmanın özgürlüğüne yelken açabiliriz. Türlü türlü hayallerin enterasan kişisii olabiliriz… 

 
 
Umutsuz bir rüya ama güzel yarınlarımız olsun…