Kedi Üçlemesi

superstition-world

Hayayı ikiye yırtmaktayken dikişlerinden

                                                                             tren

Gökyüzüne kıvrılırmış kuyruğu

                                                                duman gibi

Geceyi tüylerine giyip,

rayların arasında boylu boyunca uzandı,

Yaklaşan farı aydınlantıkça adım adım

                                                                       her bir rayı,

Kedinin gözlerindeki kara tohumlarda

birer opal oluşmaktaydı,

Her göz kırpışı,

                                                                      birer tutulmaydı.

Perçinlediğinde beyaz ışık kediyi ,

gecenin bir titreşim olarak kalan tek damlası

                                                             cıvaya dönüştüdü rayları.

Ama yoktu kedide pes ediş,

hiç bir vazgeçiş,

                                                           yalnızca dik kuyruğu.

Ve değişti roller bir an için,

Sonunda hattın sanki

Treninin kaderi                                            

                                                         kediyle yüzleşmekti.

Dünya bir cümleye dönüştü

                                                       Tren, noktadan önceki cümleydi.

Reklamlar

Ceplerimde Üşüyen Cümleler

 

Körüm ben.

Ceplerimde üşüyen Cümlelerim, 
Göremiyorum
önceki
Harfleri ve
Noktalama işaretlerini.

Takılıyor işte yine boğazıma bir Soru İşareti,
Yutkunamıyorum.
Tutunmaya çalışıyorum
bir Virgule,
Bir umuttur ya her yeni Sayfa
ve bir sonraki.

Sesli bir Harf
boynuma doluyor ellerini,
Sessiz bir Harf
bırakırken tenime tırnak izlerini.

Cümlelerden hatıra berelerim
Kanıyor,
Söz Öbekleriyle birlikte içimin
Kaldıramazken bütün bu yükü bedenim.

Tek bir hikayede
hapsolmuş
İki Parantezce
susturuluyorum.

Arasında asla söylemeyeceğim
Kelimelerin,
Boğuluyorum.

İmge

07aa59198089a87286eaa76672f1806f--surrealism-art-digital-art

 

Uyandim,
Kıştı.
Seninse yokuştu yollarin.
Karanlik bir Aralik sabahi
izlerken sokagı,
tatli yarışını
kartanelerinin
Ben bir kayayim.
Ben bir ada.

 

 

*İllüstrasyon: Christian Schloe ~ “Garden of Melancholia”

Patlak Sokak Lambası

İnanmıştım önce

Yıldızların lacivert gecelerin parlak süsleri olduğuna

Çileklerin aslında birer melek olduğuna

Bekçilerin ceplerinin bir köşesinde düdük sakladığına

Güzel rüyaların anlatılmazlarsa gerçek olacağına

Kedilerin dişi, köpeklerin erkek olduğuna

İstisnasız bütün keklerin kabaracağına

Gökkuşağının altından geçenlerin ölümsüz olacağına

Yağmurun toprağa dokunuşunun büyülü kokusuna

Pandaların evcil hayvan olabileceğine

Mutlu biten filmlerin sonrasının olmadığına

Mavi gözlü insanların nazarlarının değeceğine

Martıların İstanbul’u çok sevdiğine

İyilerin sonunda mutlu olduğu masallara

Siyahın bir renk olmadığına

Huzurlu bir dünyaya

İslenmemiş kalplere

Gökyüzüne

Asaf’a, Uyar’a, Mungan’a, Özel’e

Ve bir de geleceğine…

 

Sonrası, bilirsin işte

Pozitif bilimler ve kâbus.

Komşunun Sebzeleri

Yaşlı Adam

Firuze’sinin ölümünü takip eden haftalarda ve hatta aylarda taziye için arayanları tek tek geri çevirmişti. Öyle ki kibarlığı ile tanınan eski dostu Haldun dahi acısını paylaşmak üzere ziyarete geldiğinde, ona kendisini bir yabancı gibi hissettirmişti. Bu pek de alışılageldik bir tavır değildi doğrusu. Kapının önünde Haldun’a attığı o hayalet bakışta mazideki güzel anılarına rağmen hayatın tüm renklerini yakıp geçercesine bir hüzün vardı. Bu delici bakış karşısında Haldun kımıldayamıyordu bile kapı eşiğinde.  İki yaşlı delikanlının yılların tozuna bürünmüş kahkahaları ve mutlulukları, aralarındaki kapı boşluğundaki uğultuluya hapsolmuştu. Tıpkı çocukluklarının Sarıyer’inde akşamüstü rüzgârının titrek yağmuru her esir alışında, annelerinin “Çocuklar hadi eve, çay hazır!” nidalarında duydukları yansımaydı bu. Haldun pek de dedikodu malzemesi olacak bir adam olmamasına rağmen, mahallede çoktan hakkında söylentiler türemişti. Elbette herkesin kendince bir fikri vardı. Hele ki insanların, büfelerin o tozlanmış gazeteliklerini, bir zamanlar müptelası oldukları at çiftliğini, İstanbul girişimci fuarlarını, senelerdir aralarında geçen anlaşmaları, hele ki hayatlarındaki aşkı ve yitimi, özellikle de Firuze’ye olan duygularını bildikleri düşünülünce,  herkesin elbette kendince bir fikri vardı.

Kızı Zeynep cenazeden sonra evine döndüğünde günde yedi-sekiz defa babasını arıyor ve telesekretere bıraktığı her mesajda kendisini geri araması için babasına yalvarıyordu ta ki bir gün babası Firuze’nin çalışma masasında kızına bir mektup yazmaya karar vererek bu çıkmazı sonlandırana kadar. Çünkü ancak bu şekilde Zeynep babasının sessiz bir evde çürüyüp gittiğini düşünüp, sırf bu yüzden Fransa’dan sabahki ilk uçakla onu kontrol etmeye gelmeyecekti.

Sevgili Zeynep, diye başladı mektubuna. Ben iyiyim, lütfen kendini üzme kızım. Annenin gidişinden beri gün be gün yalnızlığımı daha çok seviyorum. Biliyorum, hiçbir şey eskisi gibi değil ve bunu ne yüz yüze ne de telefonda açıklamak kolay olmayacak. Bu yüzden sana muhtemelen bir daha yazmamak üzere ilk ve son defa yazarak bir açıklama yapma gereği duyuyorum. Telefonlarına geri dönmeyeceğim kızım. Endişelenme diye söylüyorum. Bu günlerde İstanbul gelişiyor, olanaklar artıyor. İhtiyacım olursa iki cadde aşağıda yeni bir hastane açıldı. Dahası hemen karşı eve, Yeşilyurtların şu bahçeli malikânesine, iyi geçindiğim sıcakkanlı bir çift taşındı. Demem o ki lütfen kendimle baş başa kalmama müsaade et. Tek isteğim bu. Baban.

Bahsi geçen sıcakkanlı çiftin taşındığı karşı ev, esasen artık yaşlandığını hisseden Sadık Yeşilyurt’un tüm evrak ve ofis işlemlerinden sıkılıp Yeşilyurtların elden çıkardığı son 20 dönümlük arazisiydi. Önceleri tüm gün iki büklüm emekle uğraştığı sebze bahçesinin az ilerisindeki büyük ön kapının önündeki pahalı sütunların yanında bir elinde emektar evrak çantası, öteki elinde bir bal kabağı dimdik duruyordu şimdi Sadık. Kibar bir gülümsemeyle genç ve sarışın bir kadın sorusuna cevap verdikten sonra, mahcupça kendisini açıklarcasına çantasını ve bal kabağını uzattı kadına.

Neredeyse yirmi beş yıldır Yeşilyurt malikânesine ayak basmamasına rağmen, genç kadının geniş antrede yankılanan sesinde onca yılın yaşanamamışlıklarının kokusunu hissedebiliyordu. Eskimiş lüle taşı, naftalinli umutlar ve kınama kokusu… Sanki bu yadigar daha iyi bir ücreti hak ediyordu.

Ev baştan aşağı yenilenmekte olsa da Sadık’ın eskilerden aşikâr olduğu bir köşede öylece duran eski meşe sandalyelere oturdular. Genç kadın eşini çağırdı. Burnunun sol tarafından çenesine doğru kusursuzca uzanan ve adeta bir adayı andıran doğum lekesiyle kapıda belirdi genç, yakışıklı ve iyi huylu bir adam. Annesinin böyle bir lekenin muhakkak ruhani bir anlamı olmalı dediğini hatırladı Selim.

Modası geçmiş toprak tonlarındaki gömleğiyle otururken bal kabağını kurutması gerektiğini, henüz taze olduğunu isterlerse büyük bir zevkle meyvenin olgunluğunu gösterebileceğini söylüyordu. Ancak genç kadın ve adam bal kabağının cinsine ve yetiştirme koşullarına zaten aşina olduklarını kibarca belirttiler. Neticede, bu kabakların çekirdek tohumunu Firuze’nin bizzat kendisi toplamıştı bir Trakya köyünden.

Çaylarını içerlerken, Sadık semtten, malikânenin tarihinden ve yadigârı elden çıkarmanın ne kadar güç olduğundan dem vurdu. Genç çift hoş sohbeti, paylaştığı mazi ve bal kabağı jesti için minnettar göründü Sadık’ın gözüne. Kendi planlarını da anlattıktan sonra, ayrılma vakti geldiğinde, kendisini önemli bir misafirmiş gibi, dahası yenilenmiş hissediyordu tıpkı Yeşilyurt malikânesi gibi. Genç çift büyük kapıyı kapatıp içeri girdiğinde, Sadık’ın dimdik duruşundan eser kalmamış, birkaç dakika öncesine kadar kendisine ait olan araziden hafif kamburuyla usulca uzaklaşmaya başlamıştı.

Günlerce verandasına oturup kâh cızırtılı radyodan süzülen sanat müziğini kâh karşı evdeki tadilat sesini dinliyordu. Sokaktan geçen arabaların çıkardığı toz bulutu eşliğinde, Yeşilyurtların malikanesinin az aşağısında koşuşturan çocukların şamatasını izliyor ve bahar serinliğini teninde hissediyordu. Yaşamındaki tüm bu yenilenme ve tadilat hissini sevdiğini hissetti. Öyle ki evinin karmakarışık olmuş çimenlerini biçmek istiyordu. O esnada burnunu okşayan taze ot kokusu dahi bütün bu yenilenmenin bir parçası gibiydi. Bir öğlen, Firuzenin fotoğrafını salonda bulunduğu varaklı çerçeveden çıkarıp ve verandaya taşıdı. Birlikte takip ettiler tadilatı, çocukları, radyoyu ve baharı… Keyifle simidini yedi, tavşankanı çayını içti. Fotoğrafa buğulu ve mutlu gözlerle baktı bu sefer. Çünkü istasyonda hareket vardı…

Bir Salı günü, semt marketinin şarküteri bölümünden tavuk pirzola alırken, Emel de bir yandan karşı malikanede oturan genç çiftin evi kafeye dönüştürmeye düşündüklerini söyledi. Sanki durumdan habersizmişçesine, anlatmaya devam etmesini istedi. Emel yine düşük çenesiyle konuşmaya başlamıştı. “Şu genç çiftle tanıştın mı? Firuze yüzünden seni suçlayamam tabi. Yani yaşadığın onca acıdan sonra gidip bir merhaba dememiş, ne bileyim, tanışmamış olabilirsin. Ama yine de gelip bir selam vermelerini, ‘başın sağ olsun’ demelerini beklerdin, değil mi? Ah bu umursamaz gençlik!”

Emel’e bakarak seslice yutkundu. Emel de ne boktan bir dedektör diye düşündü. Markette ne söylerse söylesin duyulacağını bilse de yalan söylemedi. Daha önceden tanıştıklarını ve evin bir bölümünü kafeye çevirme fikirlerini kendisine de açtıklarını söyledi. Marketten çıkınca kendi kendine belkilerle dolu düşüncelere daldı.

En azından artık biçilmiş çimenliği ve azalan ışığıyla verandasından baktığında, yeni bir nefes ve yeni bir hayat onu bekliyor olacaktı. Mutlu bir gelecek bu kez kendi evinde olmasa da karşı evde yükseliyor olacaktı. Belirsiz bir sonla yitip gitmek yerine gerçekleştirilebilen planlar… Gömülüp, çürümek yerine yeniden doğan taze fikirler… Ve bütün bunları bir bir gözlemleyip, biricik sadık dinleyicisine, gökyüzüne, fısıldayabilecek olan kendisi. Elbette ki tüm bunlar Yeşilyurtların alışılageldik ve sıkıcı atmosferinde bunalmaktan çok daha iyiydi.

Evinden yaklaşık 20 metre öteye asılmakta olan ve duyduk duymadık herkese bir yeniliğin habercisi olan tabelayı izledi. Güzel ve alımlı bir tabela diye düşündü. Güzel bir renk uyumu vardı. İç açıcıydı. Bu kadarının yeterli olup olmadığını düşündü. Kafasının içinde bir yerlerde Firuze’nin fısıldadığını duydu. Yeterli değil‘di. Biraz brokoli, limon ve kalan son salatalıkları toplamak üzere sebzeliğe yöneldiğinde bu durumu komşularına gündeme getirdi. Tabelayı biraz daha büyütmek lazımdı. Özellikle araçların hızlıca geçtiği düşülünce çok da göze çarpan bir tabela değildi. Ancak büyük sütunların üzerine çekilirse, bu tabela araba yarışlarındaki yarışçıların dahi dikkatini çekebilirdi. Bir tabela da bu taraflardan pek yolu geçmeyen misafirler için ana yol tarafına mı koysalardı?   

Genç çift nazikçe güldü. Selim “’Yeşilyurt Kafe 5km ilerde’ gibi bir tabela mı?” dedi

Tam olarak da bunu kastediyordu ama belirli bir sebepten ötürü “Yani, tam olarak öyle değil.” dedi.

Bir sonraki gün Selim’in eşi Hümeyra elinde üzeri bir mendille kapatılmış bir tabak ile birlikte kendinden emin adımlarla yolun karşısına geçmiş yanına doğru ilerliyordu. Sebze bahçesinden topladığı fesleğenlerle hazırladığı fırından yeni çıkmış Pita ekmeğini ısrarla tatmasını istediğini söylüyordu. Genç kadına daha önce bu ekmeği hiç denemediğini söylerken dürüstlüğü nedeniyle daha iyi hissetti kendisini. Kadın heyecanla bu ekmeği soğumadan tereyağı ile denemesini önerdi. Aklına birden kendi yapımı olan tereyağı geldi. Mutfağa yöneldi, dolaptan keyifle çıkardığı tereyağından bir kaç dilim kesip, özenle paketleyip denemesi için kadına ikram etti.“İşte şimdi değiş tokuş oldu” dedi. Sesinde huzur vardı.

Kısa bir süre sonra, kendi elinde Pita ekmeği, Hümeyra’nın elinde kendisinin yaptığı tereyağı ile biçilmiş çimenlerin üzerinde dururlarken, Firuze’yi anımsadı.

Elindeki davetkar kokulu ekmekçiklere bakarken, “Firuze olsaydı bunlara bayılırdı” dedi.

Hem kendisini hem de Hümeyra’yı şaşırtmıştı bu sözü. Kısa bir duraksamanın ardından, “Onu özlüyor olmalısın” dedi genç kadın. Ne kadar da sıradan bir o kadar da hayatın ve yaşadıkları semtin sınırlarını umursamaz bir giyim tarzı vardı genç ve güzel kadının.

Nasıl cevap vermesi gerektiğini bilemedi. Kadının tepkisi oldukça sempatik ve bir o kadar da doğrudandı. Yüzü garipleşti, yakınlarda hiç ateş yakılmamasına rağmen bahçeden duman süzülüyor gibiydi.

Hemencecik her ikisi de az önce söylenmiş olan herşeyden pişman oldu. Bu adı konmamış rahatsızlığı maskelemek için bulamayacağını bilmesine rağmen dumanın kaynağını bulmak için etrafa bakındı. Hümeyra tereyağı için teşekkür etti ve kendi evine doğru karşıya yöneldi. Genç kadının karşıya geçişini, kapılarının önündeki kaldırımı onaran kulaklıklı işçiye seslenişini izledi oracıkta. İşçi kadını duymamıştı ta ki bir diğer arkadaşı onu dürtüp kadını işaret edene kadar. Tozlu kaldırımda Hümeyra ile bir süre ayakta durup işin ilerleyişini tartıştılar. Konuşmaları bittiğinde kadın evine girmeden önce etrafa hızlı bir bakış atmıştı ancak yaşlı adam için mahçup bir el sallama ya da başıyla selam verme fırsatı doğmamıştı.

Bir süre sonra, ekmekçikleri, tereyağı ve dumanı üzerinde çayıyla verandasında otururken bir anda O’nu havada hissetti. O güzel yüzü, yatağımın yalnızlık kokusuHer gün bu yalnızlığı dileyen bendim. Ben. İşte şimdi pişmanım. Şimdi hüzünlü…

Yeşilyurt Kafe bir Cuma günü açıldı ve bir ay kadar sonra ihtişamlı bir Cumartesi partisiyle açılış taçlandırıldı. Partiye davetli olmasına rağmen, teklifi reddetti. Bunun yerine, salondaki koltuğuna uzanıp uzaktaki kutlama seslerini dinlemeyi tercih etti. Bir sonraki hafta, markette Emelle karşılaşmış ve geveze kadının parti dedikodularına maruz kalmak zorunda kalmıştı.

Aynı gün ilerleyen saatlerde, evine sürpriz bir telefon gelmişti. Arayan Firuze’nin kızkardeşi Canan’dı. Bir sonraki cumartesi, Ağva’dan İstanbul’a geleceklerini evinin semtinde bulunan yeni açılmış bir kafede öğle yemeği yiyeceklerini ve eğer müsaitse ona da uğrayacaklarını bildirmişti. Kadın konuşmasına devam ederken kafenin hemen karşı binada olduğunu bilmediğini anladı. Yine de mekanın bu kadar hızlı nam salmasına şaşırmıştı. İnsanlar uzaklardan bir yerlere gitmeyi kafalarına koyduklarında pahalılığı pek de umursamadıklarını düşündü.

Evde olamayacağını, çiçek bahçesine yardım etmek üzere Haldun’a o gün için çok önceden verilmiş bir sözü olduğunu bildirerek, mümkün mertebe bir ihtimamla Canan’a yalan söyledi. Lale soğanlarını dikecek, sulayacak, gecikmiş budamaları yapacak aynı zamanda da toprağı bir sonraki hafta dikilmesi gereken zambaklara hazırlayacaklardı. Kadın yalanını pek de anlamışa benzemiyordu. Canan yine de evde olursa şöyle bir uğrayacağını, dışarda olursa çok da sorun olmadığını, işlerine bakmasını hızlı hızlı söylerken yaşlı adam yine kendi içinde bir yerlerde kaybolmuştu. Keşke, diye geçirdi içinden, ona da yalnız kalmaya nasıl susadığımı anlatan bir mektup yazsam. Adam kafasındaki düşünceleri savuşturup kendini bulana kadar, Canan çoktan görüşmek üzere deyip telefonu kapatmıştı.

Cuma günü Selim’le bahçeden bahçeye kısa bir konuşma geçmişti aralarında. O gün Firuze’nin birinci ölüm yıldönümüydü. Sonbaharın inatçı beyaz bulutlarının altında Selim’in doğum lekesi parlıyordu yine. Toprak ve bahçecilik hakkında merak ettiklerini soruyordu yaşlı adama. Evin arkasındaki ceviz ağacı, yapraklarına böcek dadanmış üzüm asması ve o sene bir türlü mahsül vermeyen limon ağacını sordu yaşlı adama. Büyük bir keyifle tecrübelerini paylaştı o da.

Bu, kısa bir sohbetten öte hoş bir muhabbetti onun için. Selim Firuze hakkında hiçbirşey bilmiyordu. Ona keyif veren de buydu. Duyduğu mutluluktan olacak ki bahçesinden topladığı meyve ve sebzelerden ikram etti Selim’e. Selim teşekkür edip karşı eve yönelirken, böyle bir günde yaşlı adama ne kadar büyük bir iyilik yaptığının farkında değildi.  

İki gün sonra, Pazar günü Firuze’nin kardeşi Canan, eşi Kemal ve arkadaşları Billur, Saadet ve Rıza saat dört civarı evin sokağına gelmişlerdi bile. Onları görmezden gelmesinin pek de imkanı yoktu bu durumda. Verandada onu gördüklerinde, Zeynep’in Canan’ı arayıp babasının kendisine yazdığı mektuptan bahsedip bahsetmediğini düşündü. Ölüm yıl dönümü… Kapı zilini duymamazlıktan gelirken, böyle bir günde kimse yalnız bırakılamaz diye düşündü.

Eve kapanıp kapıyı açmayabilirdi ama Firuze’nin  fısıldayışını hissetti kulaklarında, Yapma! İrkildi. Gözleri öğlen güneşinin yansımasında uzamış çimenlere takıldı pencereden. Güneşli bir pazar gününün tüm sıkıcılığına inat parlıyorlardı yine.

Çok geçmeden Canan ve takımı verandaya doğru basamakları çıkıyordu hafiften sendeleyerek. Yine pazar sarhoşluğu diye düşündü. Geldiklerinde her birini tek tek selamlamak üzere ayağa kalkmıştı.

Karşı kafede içtikleri şaraptan olsa gerek zannettiğinin aksine hiç kimsede yıl dönümünü anımsatacak taziyevari, maziye ve hatıralara yönelik hüzünlü konuşma havası yoktu. Bol kahkaha ve şamata eşliğinde yanlarında getirdikleri Yeşülyurt Kafe’nin menüsünü sallıyorlardı ellerinde. Gayet memnun etmişti onu da bu şarap rahatlığı. Canan biraz söylenmedi de değildi hani. Neden Yeşilyurt Kafe’nin hemen karşıda olduğundan hiç bahsetmemişti. Gerçi o da cenazeden beri hiç uğrayamamıştı. Hayatındaki değişimlere Canan da alışamamıştı söylediğine göre. Ama yemekler şahaneydi. İyi ki gelmişlerdi…

Canan ve Kemal’in arkadaşı Rıza siyah saçlı, zayıf ve uzun boylu bir adamdı. Giydiği kahverengi takımla 60-65 yaş civarı gösteriyordu. Muhtemelen grubun en genci de oydu. Konuşmasından hafif doğu şivesi olduğu anlaşılıyordu. O gün şoförleri ve en neşelileri de oydu. Çay içmek için mutfağa bardakları almaya giderken menüden  bahsetmeyi unutmayan da oydu.

“Tabi ya” dedi Canan fularını çıkarırken. “Görür görmez bunun sen olduğunu anladım Ayhan. Ah yaşlı delikanlı sen ne adamsın. Firuze’n olsa şimdi şuracıkta nasıl keyiflenirdi. Bunun şerefine sana küçük bir servet ödüyor olmalılar.”

Gözlüklerini takarken çoktan eline menüyü tutuşturmuştu bile Canan. Kemal sırtını gererek yanına oturmuş parmağıyla menüden bir yerleri işaret ediyordu. Sayfanın ortalarına doğruydu.

Yoğurtlu Çıtır Kebab, Tereyağlı Pita ekmeği eşliğinde Izgara Köfte, Kebab sos, Yoğurt ve Bugüne Özel Komşunun Sebzeleri eşliğinde.  

Bunları okurken herkesin onun vereceği tepkiyi pür dikkat izlediklerini, hatta bir tepki verip vermeyeceğini çok merak ettiklerini biliyordu. Herşeyin çözüleceğini umduklarını da biliyordu elbet. Bu yüzdendir tamamiyle düşüncelerine odaklandı ve ifadesiz kaldı. Sanki pencerenin dışından kendisini izler gibiydi.

Bir kaç saniye geçmemişti ki Canan’ın nihayet konuşmaya başlaması onu kendisine getirmişti. Sırf ne düşünmesi ya da yapması gerektiğini bilmediğinden, aniden kendisini patlayacakmış gibi hissetti.

“Yeni Gurme sen olacaksın gibi görünüyor.” diyerek yeniden gülmeye başladı Firuze’nin kız kardeşi. “Bu arada,” dedi Kemal eli hala menüyü işaret ederek, “Sebzeler o kadar tazeydi ki köftenin terbiyesini geçtiler. Öyle değil mi Rıza?”

Rıza hafif bir tebessümle başını sallayarak, çekingen bir tavırla onayladı.

Çaylar bittiğinde, Canan mutfağa gidip bardakları yıkama görevini üstlendi. Cam bardakların ve demir kaşıkların sesi doldurdu bir anda ortamı. Hava kararmak üzereydi. Kemal bu ziyaretin çok iyi geldiğini söyledi. Artık karşı tarafta güzel bir tatlı yeme vaktiydi. Verandanın basamaklarından aşağı inmek bu defa biraz zordu. Yavaş yavaş karşı binaya doğru kayboldular.  

Gece yarısına doğru, uzaktan şakrak gülüşlerini, ayak seslerini ve araba kapılarının kapanma seslerini işitti. Motor çalıştı. Gürültülü motoru eşliğinde arabalarının ışıkları gecenin kör karanlığını delerek Ağva’ya dönmek üzere ana yoldaki yeni tabelaya doğru yol aldı. Arkalarından verandasından titrekçe el salladı. Fakat farkedilmesine imkan yoktu. Karanlıktaydı. 

Yağmuru Beklerken

Hüzünlerini gözyaşlarıyla karalayabileceği Kırmızı Kahverengi Defteri,
Dünyanın kokuşmuş gerçekliklerine meydan okuyabileceği Kendine Ait Bir Oda’sı,
Kurulu düzenin dayattığı travmalara karşı kimliğini yeniden yaratacağı Sırça Fanus’u,
Bedeninin ve kimliğinin sınırlarını sorgulayacağı Bir Saatlik Öyküsü,
Algıladığından daha acı olduğunu anladığı Yaşamın Ucuna Bir Yolculuğu,
Bir otel odası, hayallerinin vahşice Havaya Uçuruldu’ğu

Olsa da
Olmasa da,

Dolmuşta evine giderken,
Evinin soğuk duvarlarının arasında,
Issız bir çöp konteynırında,
Paramparça bir bavulda,
Yakılarak bir bazada,
Pişirmediği bir akşam yemeğinde,
Zoraki bir evlilikte,
Mutsuz bir ilişkide,
Ayrılmak isterken,
Çocukken,
Yetişkinken,
Yaşlıyken,
Kendi olmak isterken,
Sevgisizlikten,
Kimsesizlikten,
Savaşmak isterken,
Yeryüzünün canavarıyla

Doğuda,
Batıda,
Kuytuda
Öylece,
Uluorta

Şanslıysa
Rakamlarla
Üçüncü sayfalarda
Mecliste
Kravatlıların kirli imzalarında
Tam da ortasında yaşamın

En çok da
Sessiz sedasız,
Bir hayalet…

Yağmuru beklerken,
Umutsuzca
Kokusunu içine çekemeden
Yaşam hücrelerine,

Yaşıyor.
Ağlıyor.
ve
Ölüyor.
Kadın.

Toprağın
Altında bir tabut
huzurla,
Üstünde
İki ayaklı bir cenaze,
Yağmuru beklerken.

Namus
Adalet
Töre
Gelenek
İffet
Fedakarlık
Sorumluluk
Sadakat
Vefa
Zorunluluk

Lütfen
Sessizlik!

Ölüyor
Kadın.

Üstü Karalanmış bir Mektup

mektup2

Duvarlara çarpa çarpa yürümeyi öğrenmiş bir kalbin mutsuzluğa direnişinin son mektubuydu bu. Sönmeye yüz tutmuş bir yıldızın son titrek yansımasında, mürekkebini hayal kırıklıklarıyla doldurmuş bir kalemin son damlasıyla başladı yazısına. Sahipsiz bir zamanın en ıssız kuytusunda boğazında düğümlenen aynı tanıdık acı, gözlerine dizilen yaşların aynı buğusunda bir bir sıralıyordu yitik ve sahipsiz kelimelerini. Yorgun ve vazgeçmiş savaşçılarını…

 

Zihnine uğramadan kalbinden dökülüyordu her biri arsız hıçkırıklarının gölgesinde. Kontrolsüz, pervasız, en derininden kopup dökülüyordu kağıda her biri kalbinin parçalanan yerlerinden. Büyümeye direnen sol göğsünün altındaki cevahir zor bir hayata, titreyen dudaklarına, çözülen dizlerine son kelimeleriyle direniyordu işte yine.

 

Sesiyle değil, bu kez kelimeleriyle tutunuyordu sonsuzluğa…

 

Aşk yada ölüm isteyen bir kalbin nihai tınılarıyla yazıyordu son kez. Yitirdiği parçaları gibi yitirmişti noktalarını, ünlemlerini, virgüllerini, soru işaretlerini… Umut etmekten yorulmuş kelimeleriyle, paramparça oluşunu izliyordu noktalama işaretlerinin. Çok önce açılmış bir parantezi kapatmamak için yazıyordu belki de sadece.

 

Mutsuzlukla idam edilen ilk kurban olmamak için…

 

Toprak gibi sessizliğinin, simsek gibi gökte gürleyişine şahit oluyordu yine. Yine de yetmiyordu kelimeler bazı acılara, gelmiyorlardı çoğu anlamlara.

Sağırlığa. Yokluğa. Karanlığa.

 

Zerresine kadar parçalanmakta olan çatlamış bir kalbin bir bulut umuduna son tutunuş mektubuydu bu. Çırpınarak silemediklerini, bir çırpıda silmesine direniyordu yine. Yazmıştı işte.

Şerefine…

 

Sağırlığı kıskandı,

Karanlığı öptü.

Bıraktı mektubunu uzaklarda bir posta kutusuna. Arafta ve serseri.

 

 

Yine acıyordu. Kalbi.